28 Ocak 2012 Cumartesi

İzmir Film Festivali 21-28 Nisan 2012 tarihleri arasında, körfezde 12. defa sinema rüzgârları estirecek

Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörü Prof. Dr. Mehmet Füzün tarafından yapılan açıklamada Uluslararası İzmir Film Festivali’nin, 21-28 Nisan 2012 tarihleri arasında düzenleneceği belirtildi. 1989-2000 yılları arasında “Uluslararası İzmir Film Festivali” olarak düzenlenen ve İzmir’in sinema alanında önemli bir açığını kapatan etkinlik; Başbakanlık Tanıtma Fonu, Kültür ve Turizm Bakanlığı, İzmir Kalkınma Ajansı destekleri ve İzmir Büyükşehir Belediyesi Başkanlığı ve Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü işbirliğiyle 11 yıl sonra yeniden hayata geçiriliyor.

Güçlü bir destekle ve deneyimli bir ekiple yola çıktıklarını söyleyen Prof. Dr. Mehmet Füzün yaptığı açıklamada “Festivalin, uluslararası ve ulusal çaptaki filmleri, sinema sanatçılarını İzmir halkıyla buluşturmayı, gelişen sinema sektörüne genç yetenekleri kazandırmayı, perdelere yansıyamayan eserlerini izleyiciye ulaştırmayı amaçladığını” belirtti. Prof. Dr. Füzün, “Uluslararası Festivalin sadece İzmir’e değil, Ege Bölgesine, Türkiye’ye ve Dünyaya hitap edeceğini ve böylelikle Expo 2020’ ye de hazırlanan güzel İzmir’i bir kültür odağı haline getirmeyi" hedeflediğini vurguladı.

Programında ulusal uzun metraj film yarışması, kısa film ödülleri, dünya sineması örnekleri, yurtdışından üniversitelerle sinema çalışmaları, atölyeler, sergiler ve söyleşiler yer alacak olan Festivale ilişkin bilgi ve başvuru formlarına www.izmirfilmfest.com adresinden ulaşılabilir.

Festival Basın Koordinatörü
Emel D. GÖRAL
emel.goral@hotmail.com
0531 515 7959

Festival Ofisi
Dokuz Eylül Üniversitesi Rektörlüğü
Alsancak, İzmir
0232 464 72 02
bilgi@izmirfilmfest.com
http://www.izmirfilmfest.com/

26 Ocak 2012 Perşembe

Coşkun Çokyiğit Yazdı: Atas Demirer Berlin Kaplanı oldu

Ayhan Kaplan’ı sevmeli miyiz? Yadsımalı mıyız? Anlamaya mı çalışmalıyız yoksa komik mi bulmalıyız? Ata Demirer’in bir komik olarak hayatımıza girmesi ve kısa bir süre içinde “komik-i şehir”lere karışması üzerine “kış, kış” diyerek üş kere tahtaya vurmuştuk! Demirer, çok inandığı bir komedi filminden sonra bir parçacık hayal kırıklığına uğramış, uzun bir aradan sonra da “Eyvah Eyvah” filmlerine imza atarak moral bulmuştu…

Gişede Cem Yılmaz ve Şahan Gökbakar gibi büyü rakipleri olan Demirer, elbette minimalist sinemaya değil (ki zaten minimalist bir filme sığacağını sanmıyorum!) ana akım sinemasına dâhil olmalıydı. Oldu da. Demirer böylece gişe için dördüncü filmini çekmiş oldu. Saf Osmanlı Sultanı ve Trakyalı saf köylü gencinden sonra şimdi de Alamancı Ayhan’ın saftorikliğini sunuyor seyircisine…

Muhtemelen bir milyonun üzerinde hâsılat yapacak Berlin Kaplanı’nın öyküsü kısaca şöyle: Ayhan Kaplan (Ata Demirer), Berlin’de yaşayan, geçimini boksörlük ve fedailik yaparak sağlayan bir Türk’tür. Ayhan girdiği maçların çoğunu kaybetmiş, kendisini destekleyen Karadenizli Hacı’ya 17 bin avro borçlanmıştır. İşler ters gidecek ve bu borç büyüyecektir. Antrenörü Cemal, bu saf ve namuslu delikanlıya, Hacı tarafından borçlarına mahsuben önerilen şikeli maçı kabul etmesini teklif eder ama Kaplan bu işe bir türlü yanaşmaz ve… tüm Keloğlan masallarımızda olduğu gibi talih kuşu gelip onun tuhaf tıraşlı başına yapar!

Kaplan, Keloğlangillerden bir Türk olduğu için onu baştan seviyoruz. İyi olmasını istiyoruz fakat onun Almanlaşmış hali biziz birazcık rahatsız ediyor. Ayhan, “Keçiler keçiler, başındaki neçiler?” trirpleri çekmese de tüm iyilikleri şahsında topladığı için yadsımaya başlıyoruz. Çünkü bu durum, doğrudan, filmin Alamancılar için çekilmiş olduğunu akla getiriyor. Bir tek Ayhan iyiyken etrafındakiler ya deli, ya çocuk ya da sahtekâr tipler olması, “Eh yani iyi adam olmak için illa ki Almanya’da mı yaşamak lazım canım?” sorusunu akla getirmiyor değil.

Ayhan’ı anlamaya çalışırsak daha iyi olacak. Çünkü gurbet elde yaşayan her Türk vatandaşı gibi (bilhassa üçüncü nesil) içlerindeki derin anavatan hasreti onların gözünde Türkiye’yi bir cennet, Türkleri de sığınacak insanlar olarak algılıyor olmalılar… Bu dururumda yönetmenin hikâyeyi Ayhan Kaplan’ın gözünden anlattığını düşünüp, “Ya! Demek Alamanacı kardeşlerimiz bizi bir zamanların özü sözü bir Türklerine denk görüyorlar, kendimize çeki düzen verelim,” dememiz gerekiyor!

Filmi komik mi bulmalıyız sorusuna gelince. Bulmalıyız evet ama bence küçük bir eksik var: Ata Demirer’i kiloları da filmde bir komik unsur olarak kullanılmalıydı! Çünkü o cüssede bir boksörün asla bir maç kazanamayacağını bir çocuk bile anlar (gerçi küçük bir bahanemiz var: Ayhan zaman zaman atak geçirerek deli kuvvetine sahip olabiliyor).

Sözün kısası: Berlin kaplanı gişede büyük başarı kazanacak gibi görünüyor. Umarım yanılmam!

17 Aralık 2011 Cumartesi

Coşkun Çokyiğit Yazdı: Sherlock Holmes: Gölge Oyunları (Sherlock Holmes: A Game Of Shadows) veya Kapitalizmin Gölge Oyunları

Guy Ritchie’nin yönettiği ve Robert Downey Jr., Jude Law, Jared Harris ile Noomi Rapace’in oynadığı Sherlock Holmes: Gölge Oyunları (Sherlock Holmes: A Game Of Shadows) tamamen Amerikanlaşmış sinema diliyle keyifli bir film olmuş ama gevezeliği ile fena halde sıkıyor… Şeklen Amerikalılaşmasına rağmen ruhen İngiliz kalan Sherlock Holmes’un son macerasında bize sunulan ana fikir şu: “Almanlar, Birinci Dünya Savaşı’ndan 15- 20 yıl önce, planladıkları gibi bir dünya savaşı çıkartabilmiş olsalardı; üstünlük/öncelik onların elinde olsaydı, Batı Uygarlığı çökerdi”.
Böyle tek taraflı bir önermeden yola çıkarak yüz bilmem ne kadar dakika boyunca insanların beynine girmeye çalışıyorsanız, “Kusura bakmayın beyler, bir dakika, itirazım var” derim. Birinci Dünya Savaşı, evet Almanların “Güneşte bize de bir yer” davası ile çıkmış gösterilir. Çünkü Batı uygarlığının büyük temsilcisi İngilizler, Kapitalizm’in sırtına binerek bütün dünyayı bir sömürge haleni getirmişler, diğer Batılı milletlere efendilik taslıyorlardı. Protestanlığın doğduğu toprakların sahibi Almanlar ise “Güneş Batmayan İngiliz Sömürge İmparatorluğu”nda kendileri için hayat alanları yani sömürgeler bakmaya başlamıştı… İdeolojileri eskiden olduğu gibi "kutsal savaş"ı emreden Hıristiyanlık değil, ondan bozma bir ahlakla geliştirilmiş Kapitalizm olan bu iki ulusun tepişmesinden dünya tarihinin en büyük savaşı çıkacaktı… İşte Sherlock Holmes: Gölge Oyunları (Sherlock Holmes: A Game Of Shadows) bu savaşın öncesine giderek, -eniştem beni niye öptü misali- “İngilizler kaybetseydi, Batı uygarlığı yok olurdu” tezini işliyor…

Birinci Dünya Savaşı’nda taraf olan ve bir imparatorluk yitiren bir milletin mükedder evlatlarından biri olarak bu tez karşısında şu varsayımları yürütebilirim: Almanlar savaşı kazansaydı dünya bugünkünden daha kötü olmazdı. İngiltere’nin müttefiki Çar’ı oyalamak için Almanların desteklediği Lenin ve arkadaşları Rusya’da Komünizmi kuramayabilirlerdi. Almanya’nın müttefiki Osmanlı İmparatorluğu parçalanmayabilir, Orta Doğu ve Balkanlar’da yaşanan etnik ve dini travmalar yaşanmayabilirdi. İkinci dünya Savaşanın baş mimarı Hitler ve onun zalim ideolojisi Nazizm hiç vücut bulmaz, Stalin gibi bir kasap Kırım ve Orta Asya Türk yaşam alanları başta olmak üzere milyonlarca insanı hallaç pamuğu gibi atamayabilirdi. Hindistan iliklerine kadar sömürülmez, 'Babürlüler'den kalan Müslümanlar, Hindu zulmüne uğramaz, Pakistan muhtemelen kurulmazdı! Afganistan bugünkü durumuna hiç gelmeyebilirdi…

İngiltere savaşı kaybetseydi evet, dünya bugünkünden daha kötü bir yer olmazdı! Batı Uygarlığı, Almanların müttefiki Müslüman Osmanlı İmparatorluğu uyruklarını dahi temsil edeceği için bazı nev-zuhur tarih komplocularının iddia ettiği “medeniyet savaşları” kavramı icat edilerek bunun gerçekleşmesi için çabalayan fesatçılara fırsat düşmezdi. Çünkü o zaman deha çapında bir tarih felsefecisi olduğu halde kültür ırkçılığı yapan ve “Uygarlığın temsilciliğini yeniden Müslümanlara bırakmamalıyız” tezini benimseyen Arnold Toynbee yorumcuları düşünce dünyasının gündemini ele geçiremeyebilirlerdi. Dini hayatın dışına atıp Pozitivizmi benimseyen bugünkü Batı uygarlığı yerine, dini sosyal hayatta tutup akla önem veren bir yaklaşım benimsenebilir, radikal dindarlık (Fundamental dincilik) doğmaz, HABİTAT’lar yok edilmez, insan ve diğer canlı soylarının genleri ve gelecekleri ile bu kadar vahşice oynanmazdı. Çevre felaketleri bugünkünden çok iyi olmasa bile asla bugünkünden kötü olmazdı!

Bu gibi faraziyeleri saatlerce sayabilirim ki, hiç gerek yok. Herkes meramımı anladı sanıyorum. Sadece şu: Sherlock Holmes, bugüne kadar çekineler içinde en kötü senaryoya sahip fakat en iyi Hollywood işi aksiyon macera olarak, benim gibi bir kültürel donananım edinmemiş pek çok insanımıza da, “A evet, İngiliz Kapitalistler ve dehaları olmasaydı Batı Uygarlığı çökerdi” dedirtecek kadar da iyi kotarılmış bir film. Ama artık Hollywood sineması kendini Kovboy, Müslüman milletler ve hafiften baş kaldıran sair Batılı uluslar dahil tüm dünyayı Kızılderili gösterme çabasından vazgeçmelidir…